18 Mayıs 2012 Cuma
YAŞASIN VATAN, YAŞASIN TÜRK MİLLETİ
ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN? TAM VAKTİDİR TÜRKİYE.
DEVLET CİHAN KAVGASIDIR, KAZANACAĞIZ.
BİZ SİYASETİ VATAN AŞKI BİLİRİZ.
KAÇARAK ÖZGÜR OLUNMAZ.
HER ZAMAN, HER YERDE HAK VE EŞİTLİK.
AÇLIĞI VE UMUTSUZLUĞU ORTADAN KALDIRACAĞIZ.
YOLSUZLUK, KARGAŞANIN VE SUÇLARIN ANASIDIR.
HÜR OLMAK DEMEK SEÇMEK VE DENETLEMEKTİR.
YALAN SÖYLEYEN, DEVLET YÖNETEMEZ.
BİZ NE ALDANIR NE ALDATIRIZ.
KAPİTALİZM İNSANLARI KOYUN YAPAR.
ÖNCE HAYSİYET, SONRA BAĞIMSIZLIK KAYBEDİLİR.
HALKA VE TÜRK GENÇLİĞİNE GÜVENİMİZ TAMDIR.
BASKICI, ŞANTAJCI, İNKARCI ZİHNİYETİN SONUNU GETİRECEĞİZ.
HEPAR, HALK ATEŞİDİR.
DAĞLARA KARTALLAR HÜKMEDER.
YURTSEVERLER GÖREV BAŞINA.
AÇLIĞI VE UMUTSUZLUĞU YOK EDECEĞİZ.
HALKÇIYIZ, MİLLİYETÇİYİZ, SOSYAL ADALETÇİYİZ.

Yabancı Dilde Eğitim

16 Şubat 2012, 22:26
Bu makale 1129 kez okundu
Yabancı Dilde Eğitim
Mehmet Aziz Göksel
Hazindir ki, kendi evlatlarına; “vatanını işgal etmeye kalkışmış bir ülkenin diliyle” eğitim veren bir okulda, ilk ve orta öğretimini tamamlamış; bir dönem yurt dışında da okumuş, çeşitli düzeylerde farklı diller konuşan, yabancı dillerle arası hayli iyi olan biriyim. Özellikle göstergebilim (semiyotik), anlambilim (semantik) gibi, dilbilim temelli disiplinlerde, naçizane çalışmaları olan bir akademisyenim. “Yabancı” dilleri seviyorum. Yabancı kültürlere açık yüreklilikle, dostça yaklaşıyorum.
Ülkemizin liste başı üniversitelerinden birinde görev yapan bir öğretim üyesi, dünyada ilk kez, “ülkemizde” açılan bir bölümün, kurucu başkanıyım. Öğretim üyesi dostlarım iyi bilirler; hiç örneği olmayan bir teknik disiplini Türkiye’de kurmak çok zordur. YÖK’ün Eğitim Dairesi Başkanlığı, sizin bu niyetinizi ve projenizi inceden inceye sorgular. Hazırlamış olduğunuz elli altmış sayfalık başvuru kitapçığını birkaç kez geri çevirir ve düzeltilmesini ister.
Öte yandan; Türk bilim çevrelerinde batıya karşı, büyük bir eziklik ve aşağılık duygusu olduğu için; önceleri kimse sizi ciddiye almaz ya da dinleyip de adam yerine koymaz. Proje, eğer gerçekleşme potasına girerse, karşınıza müthiş bir direnç duvarı çıkar ve düşmanca saldırılara göğüs germek zorunda kalırsınız. Gerçekleştikten sonra ise, Mısır’a sultan, denize kaptan oluverirsiniz. Ya da, eğer böyle bir başarıyı batıda kaydedip de, ülkenize dönerseniz, adınız büyük alime çıkar. Eğer bilim, batıdan ülkemize giriş yapıyorsa; o zaten saygınlar saygınıdır; ona peşinen biat edilir ve bütün kapılar size açılır. Hele, bu bir eğitim programıysa, noktasına virgülüne dahi dokunulmadan, hadis tefsiri gibi kopya edilir; batının izni olmadan da değiştirilmez.
Bendeniz, YÖK’e sunduğumuz dosyada, programımızın “amaç” bölümünü kaleme alırken şöyle tamamlamıştım “… benzer disiplinlerde olduğu gibi, bu alanda da, Türkçe, bir bilim dili olmanın uzağında, yabancı dilden terim ve kavramların tahakkümü altında ezilmektedir. Bu programın, eğitim dili Türkçe-İngilizce olan bir üniversitede açılması Türk üniversitesi açısından benzersiz bir başarı örneği ve prestij kaynağı olacaktır.  ‘Türkçe’ olarak üretilen disiplinler arası karakterde bilimsel bilginin; türetilen kavramlarıyla, terimleriyle birlikte, yine bu dilde dolaşıma sokulması milli kültüre en büyük katkılardan biri olacaktır…”.
İngilizce elbette uluslararası geçerliliği tartışılmaz, büyük bir dünya dilidir. Gelgelelim, üniversitelerde eğitim dili “tamamen” İngilizce olunca, büyük bir sorun ortaya çıkıyor. İngilizce düzeyini, devletin ya da başka devletlerin düzenlediği sınavlarla ispatlayamayan öğretim elemanları; mesleklerinde ne kadar yetkin olurlarsa olsunlar, öğretim dili İngilizce olan bir programda görev yapamıyorlar. Ayrıca, başka bir dünya dilini çok iyi düzeyde bilmesi bile, çok değerli bir Türk bilim insanını, Türk öğrencisinin karşısına çıkmaktan alı koyuyor. Onun yeri, ekonomik olanakları elverdiği için yabancı dilde eğitim yapan bir okulda okumuş ama eğitim düzeyi ve puanı düşük bir üniversiteden mezun bir bilim insanı ile dolduruluyor. Diğer yandan, veliler, çocuklarını, eğitim dili İngilizce olmayan bir programa yollamaktan kaçınıyorlar. Zira, artık İngilizce bilmeyen üniversite mezunları kolay kolay iş bulamıyorlar. Geçen haftalarda, üniversitelerden birinde, uzun yıllardır görev yapmakta olan bazı çalışanlar (akademisyen değil) İngilizce bilgileri yeterli görülmediği için işten çıkartıldılar.
Gelmiş geçmiş en büyük Türk bilim insanlarından biri olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nun “Bye Bye Türkçe” isimli kitabını okumayan hemen hemen kalmadı. Orada şöyle diyor: “Yakında hademeler için bile HMDS İngilizce sınavı açacaklar”. Gerçi Hindistan’da o da olmuş. Öyle ya, dilini bilmeden, efendisine nasıl hizmet etsin zavallı Hintli kardeşimiz? İngiliz, ona, emirlerini yerine getirecek kadar kendi dilinden bir şeyler öğretiyor. Bize reva gördükleri de bunun benzeridir. Bazılarımız bunu bizzat yaşamışızdır. Bazılarımızın da çocukları şimdi yaşıyor. İlkokulda, sınıfta “Math!” dersinde sözlüye kalkarsınız. “One hundred fourty four, minus sixty three, equals to eighty one. Extract the square root of eighty one; equals to…” diye Türk çocuklarına anlatırsınız. Hoca araya girer; Tarzan İngilizce’siyle “No, no, no… One hundred filan, filan, filan…” diye; diğer Türk çocukları da saf saf dinler; matematik -pardon mathematics- öğreniyorum sanır -Türkçe’sinden ne farkı varsa?-. Halbuki ne İngilizce öğreniyordur ne de matematik... İkisini de yarım yamalak idare ediyordur. Bu; aslında acınacak, zavallılar zavallısı ve yüz değil iki yüz karası bir manzaradır. Bütün bilim dallarının; ama özellikle fizik, matematik, kimya vb. doğal bilimlerinin, öğrenciye “niçin anadilinden başka bir dille öğretilemeyeceğini” Oktay Hoca, kitaplarında, konferanslarında güzel güzel anlatıyor.
Aslında, dişçide ağzına iğne yapılmış gibi konuşan; sofistike sesleri bir türlü becerebilip de telaffuz edemeyen İngilizler’in dili de; ağzına, gırtlağına kadar taş doldurmuş gibi konuşan Araplar’ın dili de büyük dünya dilleridir. İngilizce’de yüzde doksanından çoğu yabancı dillerden geçmiş biçimde, yedi yüz bin dolayında sözcük bulunmaktadır. Arapça da keza öyle; alabildiğine geniş bir coğrafyada, binlerce yıldır konuşulan, çok büyük bir kültür ve dünya dilidir. Türkçe’nin ahengine yaklaşamasalar da, her ikisinin de zengin bir fonetik yapısı vardır.
Dil özelliği gösterecek kadar gelişmiş olan bütün sesli iletişim dizgelerindeki kök sözcük (anlambirim) sayısının üç dört bin civarında olduğu söylenmektedir. Bu, en yüksek, en soyut anlamları taşıyabilecek düşünceleri tasarlayabilmek, en zor kalıpları birbiriyle çarpıştırabilecek kadar zengin bir malzemedir. Aslında, dünyadaki hiçbir sözcüğün diğerine, hiçbir sesin bir başkasına göre üstünlüğü, saygınlığı yoktur. Bunların hepsi, insan yapısıdır. Dillerdeki bütün sözcükler, kavramlar, bu malzemeden türemiş -türetilmiştir-. Bir sözcüğün kökü eğer, anadilde mevcutsa; o kök sözcükten türeyen diğer sözcükleri içselleştirmek ve yeni olan bir sözcüğe anlam aktarımı yapmak çok kolaylaşır. Örneğin bağımsızlık sözcüğü “bağ” kökünden türemiştir. Ancak istiklal kökü “kıllet” sözcüğünden türemiştir ve Arapça’dır. Yani, Arap dilinde türedikten sonra, türemiş haliyle bizim dilimize girmiştir. Türkçe’de böyle bir kök olmadığı için, son duraktır; yani bu sözcükten, herhangi yeni bir sözcük türetilemez. Halbuki, bağ sözcüğünden, daha birçok yeni sözcükler türetip yeni ve zengin anlamlar yükleyerek kullanıma sokmak mümkündür. Anadilde bir kökten türetilen yeni bir sözcüğün de, mesajı alıcısından vericisine ulaştırma ve anlaşılma hızı çok çok yüksektir. Kavramlar çoğaldıkça, anlamlar genişledikçe, üzerinde konuşulan konular zorlaştıkça; bu trafiğin hızının değeri daha da artar. Büyük Atatük’ün dil devriminde en önem verdiği konu buydu.
Dilleri birbirine üstün kılan en önemli özelliği ise “çatısı” yani gramatikal yapısıdır. Linguistikçiler, esas bu nedenlerle Türkçe’nin diğer dillerden üstün olduğunu savunmaktadır. Bunun yanında Türkçe -özellikle de Türkiye Türkçe’si- fonetik olarak da dünyanın en gelişmiş dillerinden biridir.
Sözcükleri oluşturan fonemler (sesbirim), matematiksel ifadeler gibi, içi boş kalıplardır. Söz gelimi, bir sözcüğe “şu ya da bu dilde olduğu için” özel bir saygınlık, bir yükseklik ya da anlam genişliği izafe etmek, pek doğru olmaz. Sözcükler, bu kalıbın içine, hangi anlam doldurulursa, postacı gibi bir iletişim kanalı üzerinde, bir noktadan bir noktaya o anlamı taşırlar. Elbette bu “doldurma işlemi” sosyokültürel ve köklü bir süreçtir ve bugünden yarına, ansızın gerçekleşmez. Ancak, bilimsel terimlerin inşası, o bilimin icra edildiği dilin gramatikal ve semantik özelliklerine tabidir. Hiç kuşkusuz, yeni tasarlanan anlambirimlerin, bir iletişim dizgesi içinde, yolculuğa çıkış tabanı, inşa edildiği o kültürdür. İşte bu nedenle, bir bilim dalını, bir disiplini, o dilde işlemek, tartışmak, anlamak, anlatmak ve öğretmek çok önemlidir.
Bilimsel makale, bilimin meyvesidir, ürünüdür. Bilimin icra edildiğinin kanıtıdır. Makale yayını, o alanda, yeni bulunan olguların, tarafsızca insanlığın kullanımına sunulması anlamına gelmektedir. Bunun ödülü olarak da, makaleyi yazan kişilere akademik unvan verilmektedir. Bir bilim dalının -özellikle de ilk kurulduğu üniversite- çevresinde, “bilimsel ekoller” (okul) oluşur. Alman ekolü, Fransız ekolü vb. isimler ve bu ekollerin birbirinden farkı, evrensel bir bilgi havuzuna “bir milletin” katkısını anlatır. Dünyanın çeşitli noktalarından, başka milletler, o üniversiteye, yeni oluşan araştırmaları öğrenmek ve kendi insanlarına götürmek için gelirler. Bu ekoller, bilimin üretildiği o milli kültüre de mal olurlar. Bilim ve bilimsel kültür, bir ülkede bu yolla gelişir ve kök salar. Hiçbir millet, kendine yabancı bir dili, anadili kıvraklığında kullanamaz ve konuşamaz. Başka bir dilin kendine özgü anlam derinliğine, iletişim hızına erişemez. Eğer bu gerçekleşmişse, o millet, kendini “millet” yapan en büyük niteliği kaybetmiş, başkalaşmış demektir. Zaten başkalaşırken, genellikle, ana diliyle birlikte, bağımsızlığını, şerefini, toprağını herşeyini kaybeder.
Bu nedenle yabancı dille eğitim, zehirli bir iğnedir. Bu zehri almış olan kimsenin, gözlerinin önüne kalın bir perde iner ve böyle bir kimse kolay kolay gerçekleri kabullenmek istemez. Yazarken, konuşurken, işini icra ederken; milli kültürünü yok etmekte olduğunun farkında değildir. Evrensel bir çaba içinde olduğu zannıyla, ömr-ü billah, bedavadan, düşman hesabına çalışır ve iyice mankurtlaşır.
Bu hadise bizim için bin yıldan da eskidir. Hala Türkçe’nin yok olmamasının nedeni, onun, sapsağlam bir matematiksel mantık dizgesi gibi çalışmasıdır. Türk dilinin, binlerce yıldır bu kadar eziyet görmesine rağmen, hala koskocaman bir coğrafyada ve çok az diyalekt farkıyla konuşulmasının nedeni budur. Türkçe, tarih boyunca, karılaştığı birçok dili, kendi bünyesine katarak büyümüştür. Bu dille karşılaşan kavimler, hızla kendi dillerini unutmuşlar, bu büyük dünya dilinin çekim gücüne kapılarak Türk kültürüyle hemhal olmuşlardır. Yani milliyetlerini kaybederek “Türk” olmuşlardır. Bizim, bu kadar zengin bir gen, inanç ve kültür havuzuna, bu kadar renkli bir etnografyaya sahip oluşumuz da bundandır.
Kültürel sömürgeciliğin ve uygarlık üretme paradigmalarının merkezinde dil yer almaktadır. Bugün millet (ulus) olgusunun temeli olan “annemizin” dili, Türk dili, fonetik, sentaktik, semantik ve gramatikal açıdan bütünüyle tehdit altındadır. Elbette Arapça, İngilizce ya da başka dilleri öğrenmek çok önemlidir ve gereklidir. Ama, bir ülkenin kendi dilini atıp; başka bir milletin dili ile eğitim yapmak gibi bir yabancı dil öğretme yöntemi, yalnızca bazı sömürge ülkelerde vardır. Türkiye’de de eğitim ne yazık ki bu durumdadır.
Emperyalist ülkeler, çeşitli dönemlerde ülkemize gelip, yabancı ya da yerli isimlerle bazı misyoner okulları açmıştır. Bunlarla, bir ülkenin zengin, yönetici ve entelektüel sınıfının, o kültürü sevmesi sağlanır. Bu sayede, sömürülen taraf, emperyalistten, kendi isteğiyle kültür, mal ve hizmet satın alır. Böylece, o bireyler, milliyetiyle dünyada saygı görmek, hatta birey olarak kendi kendine saygı duymak için bile, zamanla o emperyalist kültüre muhtaç hale gelir. Türkiye’de de böyle olmuş; gerek günlük konuşma ve yazı dili, gerekse bilim ve meslek dili İngilizce, Arapça, Fransızca gibi yabancı dillerin etkisi altında ezilir olmuştur. Bu, Türk bilim ve kültürünü iğdiş etmek ve iş göremez hale getirmek için planlı olarak uygulanan bir kültürel soykırım yöntemidir. Bir ülkenin, kendisine ait olmayan bir dille bilim üretmesi, o ülkenin bilimsel yayınlarını yabancı bir dilde yapması, çok tehlikeli bir durumdur. Bir Türk’ün başka bir Türk’le daha çocuk yaştan başlayarak Türkçe’den gayrı, hele de bizi sürekli kendi kültürüne mecbur etmeye uğraşan ülkelerin diliyle konuşup yazması, o yabancı dilin mensupları için nasıl bir alay konusu ve bir küçümseme vesilesi ise benim gözümüzde, onun iki katı bir soysuzluk ve utanç vesilesidir.
Biz Türk vatandaşları olarak şunu isteriz: Nasıl, Kırgızistan, Türkmenistan gibi bazı Türk ülkelerinde Türkiye menşeli okullar varsa; bu okulların benzerleri başka ülkelerde de -gerekirse devlet desteğiyle- açılmalıdır. Örneğin Paris’in, Londra’nın göbeğinde Mustafa Kemal Atatürk Üniversitesi, İsmet İnönü Lisesi, Kanuni Sultan Süleyman Üniversitesi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre Lisesi neden olmasın? Açılmalıdır!
Yabancılara, binlerce yıllık Türk kültürünü aktarmaya ihtiyacımız vardır. Avrupalı genç kültürlerin bizden öğreneceği çok şeyler vardır. Türk dili ve kültürü batıda, gerektiği ölçüde tanınmamaktadır. Bu ülkelerle kopmaz dostluk ilişkileri kurabilmek için, tıpkı onların burada yaptıkları gibi, bizim de oralarda okullar açmamız gereklidir. Türkler’in batıda, Türk disipliniyle büyümüş, Türkçe bilen Türkofonlar yetiştirmeye ihtiyacı vardır. Bizim de Türkçe ve milli eğitime bakış açım budur.
 
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Aziz Göksel
İstanbul İl Bşk. Yrd., 1. Bölge Koordinatörü

ANKET Sonuçlar Tümü

?YENİ ANAYASA NELER GETİRİR?

SEN DE YAZ

Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak ister misiniz?

Rss