Aziz okurlar, farklı kültürler elbette ülkemizin, toplumumuzun ve toplumsal hoşgörümüzün, bütünlüğümüzün bir parçasıdır. Elbette birbirinden farklı ya da birbirine benzeyen dil, kutsal inanç ve yaşam alışkanlıklarına sahip topluluklar; adına “vatan” dediğimiz şu toprakların gerçeklik tablosunu oluşturmaktadır. Ve hepsi de bu vatanın gerçek sahipleridir. Bu hoşgörünün mükellefiyetleri de, toplumda istatistik olarak çoğunluk ya da azınlıklara eşit olarak dağılmıştır. Biz bu ülkede, bu gerçeklikle yaşar ve bütünleşiriz; birliğimizi, bütünlüğümüzü savunuruz. Hatta hangi coğrafyada yaşarsak yaşayalım, biz Türkler, binlerce yıldır bu hoşgörüyle birlikte yaşarız.
Ancak çok önemli bir saptamayı yapmak gereklidir. Türkiye’de dinsel azınlık sınıfındaki vatandaşlar olarak yüzde yarım (% 0.5)’lık bir toplumsal dilime sahibiz. Kaldı ki, bütün tahriklere rağmen, bu dilimimizin, kendini “gayrıTürk” olarak nitelemek gibi bir derdi, bir isteği yoktur. Farklılıklarımızla, benzerliklerimizle aynı bayrak altında, aynı milletin evlatları olarak, “Türk” olarak yaşamaktan gurur duyarız. Ayrıca Türkiye’de, Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi bir ırk ve renk ayrımı, farklılaşması yoktur. Böyle bir sorun hiçbir zaman olmamıştır. Kaldı ki, inanış alışkanlıklarındaki farklılıklara karşın, birbirlerine sosyal, kültürel, dilsel (linguistik), ekonomik ve coğrafi özellikleriyle kaynaşmış, kenetlenmiş olmaklığımız da gurur ve memnuniyet verici bir başka özelliğimizdir.
Bu nedenle, AB’ye yaranmak adına; sanki toplumsal ya da etnolinguistik sınıflarımız arasında çok büyük uçurumlar varmış da, biz bu farklılıklarla savaş verip birlikte yaşamayı öğrenmişiz gibi bir izlenime, vitrine kanaatimce ihtiyacımız yoktur. Böyle yapay ve dayanaksız bir argumanı dillendirmenin de anlamı yoktur.
Bu noktada, esas bize, sureta şaşırmaya kalkışan küresel kraliyetçilere sormak gerekir “Kendi ulusal sınırlarınız içinde; bu kadar karmakarışık, çok parçalı, çok ırklı, çok renkli, çok dinli, çok dilli milletleriniz var. Nasıl oluyor da “bir millet olarak bir arada yaşıyorsunuz?” diye…
Biz şunu açıkça görmeliyiz ki, batının bize ölçüp, biçip, diktiği hoşgörü elbisesi; “onların sömürüsüne göstermemizi istedikleri hoşgörü” içindir. Madenlerimize, tabiat varlıklarımıza, bankalarımıza, tersanelerimize, iletişimimize, limanlarımıza, milli eğitimimize, sanayimize el koyulması karşısında bekledikleri hoşgörü içindir.
Bize, bu görüntülerle söylenen şudur. “Siz zaten çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir milletsiniz. Hatta millet diye bir şey de yoktur; varsa da bizim milletimiz vardır, sizinkisi yoktur. Bu yüzden bize koynunuzu, kollarınızı açın… Bizden çekinmeyin!”
Bir sonraki aşama ise: “Siz zaten bu kadar fazlalığı kaldıramıyorsunuz. Evinizi birkaç odaya bölün; araya duvarlar örün, duvarlarda da kapılar olsun. Biz de arada, o kapılardan girelim çıkalım.
Değerli okurlar, açıktır ki, bu söylediklerimiz, dışarıdan yutturulmuş bir parçalanmanın, bir sarsıntının ve şiddetli bir depremin habercisinden başka birşey değildir. Dışarıda hazırlanan bir oyunun, vatanımızdaki provasından başka birşey değildir. Bu gidişatın sonu ise yıkımdır.
Azınlıkların dışında, yabancılara dikkat çekmek isterim. Yabancılara “yabancı” denmesinin nedeni; bana ve benim “biz” dediğim kültür dairesine “yabancı” olmalarıdır. Zaten çok kültürlülük olgusu da, zenginliğini bu gerçeklikten alır. Sonuçta “biz”e belirli bir uzaklığı olan kültür, “yabancı”dır ve bu bir gerçekliktir. Bu gerçeklik, benim ya da bir güç erkinin dayattığı, siyasal bir sistemin tasarladığı bir tablo da değildir. Bu, reelpolitiğin göstergelerinden biridir ve doğa kuralıdır. Adına “ben (self)” dediğimiz ve “biz” dediğimiz varlık alanının dışını tanımlamak için “öteki” ya da “yabancı” teriminin kullanılması “kendini bilmek ve toplumsal farkındalık (social awareness)”tır. Bu bir bakıma; kültürel farkındalık (cultural awareness) tanımını bize düşündürür ki, o da adına “biz” denilen özvarlıkların (entité), birbirlerinden farklı olduklarını fark ederek, birbirlerine saygı göstermesi durumudur.
Kendini azınlık olarak tanımlayanların bulunduğu bir toplumda, merkez kültür dairesine göre “yabancı olan olguların sayısı” belirli bir istatistik değerin üzerine çıktı mı; o toplumun ateşi yükselmiş demektir. Bu toplumsal görüntüye, merkez kültürden, gözle seçilir ölçüde “uzaklaşmış” insanlar yol açmaktadır. Merkez kültürün moral değerlerine çok ters gelen düşünce ve eylemler, ateşi yükselmiş olan bu toplumu, hayati tehlike içine sokmaktadır. O noktada, ünlü toplumbilimci Pappenheim’ın da öngördüğü gibi yabancılaşma (alienation) başlamış ve tehlikede olan bu toplum, kan kaybetmeye başlamış demektir. Bu, sürekli kan kaybının bir sonraki aşaması parçalanma; bir sonraki aşama da “yok oluş”tur. Bu, bir toplumun, bir “milletin ölümüdür”. Tarih, birçok ölü toplumun mezarlığıdır. Yüzlerce toplum, bugüne kadar yaşamış ve yok olmuştur. Kimilerinin, adı bile tarihten silinmiştir. Elbette ki toplumlar, diller, kültürler birbirleriyle etkileşime geçecek ve birbirinden beslenecektir. Büyük toplumsal dönüşümlerin yaşandığı dönemler de olacaktır.
Bir insan için, günün bir saatinin, belki hiçbir önemi yoktur. Belki bu klavye başında geçirdiğim şu dakikaların, on yıllar süren yaşamım içinde bir anlamı yoktur. Ancak, yirmi dört saat ömrü olan bir su sineği için, bu benim önemsemediğim saniyelerin hayati önemi vardır. Ve elbette o sineğin var olmasının da hikmetinden sual olunmaz Allah için bir anlamı olsa gerektir. Dolayısıyla, milyarlarca yıllık dünya tarihindeki önemli olayları sorgulayan bir paleontolog için, insanımsıların (hominid) üç dört milyon yıllık serüveninin bile, küçük bir anlamı olabilir. Ancak, bilinç düzeyi yüksek, ama yaşam süresi sınırlı bir varlık olan insan için durum hiç de öyle değildir. Biz, varlığımızı bu canlı tarihin içinde yaşıyoruz. Hayatta kaldığımız süre içinde gördüğümüz olaylar ve deneyimlerimiz, yaşamımız için çok önemlidir. Bu nedenledir ki, evrende her şeyin sonlu olduğu gibi; belki insanlığın da sonlu olduğunu öngörür; ama yine de onun idamesi için yaşamaya ve çalışmaya devam ederiz. Aynı biçimde, bu yaşamı, onurla, şerefle sürdürmek de bizim için değerlidir. Bu amaca daha iyi hizmet etmek için kendi aramızda organize oluruz. Bu organizasyonlardan en güçlüsünün adı, iki yüz seneyi aşkın bir zamandır “millet”tir. Uygarlığın hizmetine, millet olarak girmeyi beceremeyen topluluklar; başka milletlerin hizmetine girerler. Akl-ı selim hiç kimsenin “millet diye bir şey yoktur” ya da “milletlerin birbirinden herhangi bir farkı yoktur” demeyeceği açıktır.
Türk Milleti, tarihteki en büyük tehlikelerden birini Fetret Devri’nde, diğerini de Kurtuluş Savaşı (özellikle de Sakarya Meydan Muharebesi’nde) yaşamıştır. Açıkça söyleyelim; eğer Sakarya’da tuş olsaydık “yok olacaktık”! Bu, paranoya filan değil, gerçeğin ta kendisidir. Bunu söyleyelim ve konuşmaktan kaçmayalım. O gün Ulu Önder Atatürk olmasaydı, bugünkü topraklarımızın yedide biri büyüklüğünde ve jeopolitik önemini yitirmiş, başkentinin Konya olduğu ilkel bir din devleti, zavallı bir Amerikan sömürgesi olacaktık. Bu sefer İstanbul’da, İzmir’de, Antalya’da kalmayı seçmiş Türkler “azınlık” olarak, -artık insaf edip ne hak verirlerse- yaşamaya mecbur kalacaklardı. Elimizde kalan Samsun, Sinop gibi limanlar ve kıyı şeridinin hesabı da çok uluslu yabancı sermayeden sorulacaktı. Belki kendi halkımızı koruyacak bir kolluk kuvvetimiz bile olmayacaktı. Türk nüfus, iyice pısarak kabuğuna çekilecek, Anadolu’nun en içlerine göç edecekti. Özgüvenini, özsaygısını yitirmiş bu toplum, bir iki kuşak sonra dilini ve onunla birlikte milliyetini de kaybedecekti. Milliyetini kaybetmiş bir toplumdan ne beklenir ki? Elbette böyle bir millet, kendi ülkesinin kültürel ve toplumsal yaşamına, yabancı bir milletin gölgesi düştüğünde mutlu olur.
Şimdi, Gayrımüslim olanlarınıza da Müslüman olanlarınıza da erkekçe soruyorum: Eğer böyle bir kabus gerçekleşmiş olsaydı; bu “biz” diye tanımladığımız kümenin içinde gayrımüslümler olacaklar mıydı? Bir daha soruyorum. Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı kaybetseydi, bugün Türk ve Atatürkçü olduğunu gururla söyleyen gayrımüslimler “milliyetleriyle ‘Türk’ ve Atatürkçü” bulunacaklar mıydı? “Elbette hayır” diye yanıt verdiğinizi duyar gibi oluyorum.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Anadolu’dan Yunanistan’a 1.500.000 dolayında Rum göç etti. Bugün Yunanistan nüfusunun büyük çoğunluğu, bu insanların torunlarıdır. Savaşın her türlüsünün, bir felaket olduğu ortadadır; ama eğer bu savaşı “o” insanlar için çarpışan ordu kazansaydı, bugün bizim “Türk Milleti’nden saydığımız” -ve samimiyetle de, menşeine bakmaksızın benimsediğimiz- Atatürkçü gayrımüslim vatandaşlarımız, acaba yine bu mağlup milliyet çerçevesinin içinde olacaklar mıydı?
Aziz dostlar; lafı daha fazla eveleyip gevelemenin bir alemi yok. “Hayır olmayacaklardı!” Bu kadar net… İşte buna da “çoğunluk hakları” deniyor. Demek ki, bu coğrafyada, bütün olumsuzluklara karşı birlikte direnmiş bir kalabalık yaşıyor. Günümüzde Türkiye’nin nüfusu 73.000.000’dur ve Türk Milleti’nin Türkiye’de yaşayan kesiminin yüzde doksandokuzbuçuğu Müslüman’dır. Azınlık statüsündeki Türk vatandaşlarımız toplam yüzdesi binde beştir. Suudi Arabistan dışında, nüfusu çok az bir iki ülke dışında; ne Mısır, ne Suriye, ne Irak -en azından dinsel özellikler açısından- bu kadar homojen bir nüfusa sahip değildir. Hatta Türkiye, bu yönüyle bütün Avrupa ülkelerinden de homojendir. Ve milli kimlik açısından, hepsinden de daha homojendir.
Burada, telaffuz edilmesi cesaret gerektiren bir demografik gerçeği de sunmak gereklidir. 1915 sayımında, sonradan Misak-ı Milli sınırları olarak belirlenen coğrafyada yaşayan nüfusun yedide birinden fazlası gayrımüslimdi. Bugün, Türkiye’de 11.000.000’a yakın gayrımüslimin yaşadığını düşünün. Tekrar söyleyeyim: On bir milyon dedim! Eğer o tablo, o haliyle bugün devam etseydi ne olurdu? Bugünkü hoşgörü ortamı olur muydu? Bilemiyoruz. Ancak tarih birçok kereler göstermiştir ki, farklı toplumsal özelliklere, alışkanlıklara sahip “çoğunluklar” bir arada yaşayamamış; birbirinden siyasal ve coğrafi anlamda kopmuştur. Hatta bazı toplumbilim okullarına göre “devletler toplumsal ayrışmanın ürünüdür” ve bizzat bu ayrışmayı yaratırlar. Osmanlı, ekspansiyonist dönemin sonundan itibaren, etnik sorunlar olmadan mı yaşadı? Elbette hayır! Zaten bu yüzden parçalandı. Fransız Devrimi sonrasında, yakın coğrafyamızda hangi toplum, toplumsal uzlaşı içinde bir “mozaik” olarak sağ kalabilmiştir? Hiçbiri!
Son yıllarda, kontörlü Avrupa düdüğü medyanın, yazılı ve görsel yayınları bizleri aldatmasın. Atatürk’e ve devrimlerine küfür etmek için, cumhuriyet öncesini öyle bir resmediyorlar ki; sanki bütün etnik unsurlar, güllük gülistanlık, iç içe yaşıyor sanılır. Müslüman Türkler’in “filanca mahalledeki komşumuz Katerina ablanın bayram ziyareti, Apostol’un meyhanesinde dostluğa kalkan rakı kadehleri, marangoz Sarkis amcanın evinde noel kutlaması vb.” anıları, elbette ki; imparatorluk kültürünün güngörmüş yaşamını resmeden seçkin ve renkli tablolardır. Ancak unutulmasın; edebiyata ve sanata yansıyan bu tablolar, çok aldatıcı ve gerçekten de istisnai olup; toplumsal tabakaların tabanına yayılmış değildi. İmparatorluk coğrafyasında, İstanbul’dan İzmir’e, Van’dan Samsun’a kadar her etnik unsur, ciddi ölçülerde kendi içine dönük bir yaşam sürüyordu. Örneğin Rum mahallesi ayrı, Türk mahallesi ayrıydı. Özellikle 1830’dan sonra Rumlar’la Türkler’in arasına kara kedi girdikten sonra; bu iki toplum birbirinden iyice ayrışmıştır. 19. Yüzyıl İzmir’inde, Konak’ta bir Rum bakkal bulamazdınız. 1915’te İzmir işgal edilmeden, Alsancak (eski adıyla Punta) neredeyse tamamıyla -40.000’den çoğu Yunanistan pasaportlu Rum- Rum nüfusun oturduğu bir semtti. Ayvalık, Çeşme, Foça gibi sahil kasabalarında ise “toplam” yirmiden çok Müslüman hane bulunmadığını, bizzat araştırdığım çeşitli nüfus istatistiklerinden biliyorum. Ayrıntıya girmeye gerek yok ama, aynı dönemlerde, İstanbul’da tarihi yarımadada gayrımüslim nüfusun parmakla sayıldığı; başka bazı yerlere de Türkler’in yaklaşamadığı, birçok tarihsel belgede yer almaktadır. Özellikle Tanzimat sonrasına ait yazın türlerinde sürekli geçen “Arnavut mahallesi, Ermeni mahallesi, Levanten mahallesi gibi tanımlamalar” Osmanlı İmparatorluğu’nda, toplumsal ayrışmanın hangi düzeylere ilerlemiş olduğunu, düşünen kafalara anlatmaktadır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Recaizade Mahmut Ekrem gibi yazarlarımızın romanları okunduğunda, bu gerçeklerin, bugün çeşitli medyada yalan yanlış resmedildiği gibi olmadığı anlaşılır. Toplumsal farklılıkların keskin olduğu “büyük parçalı” toplumların kırılgan (fragile) olduğu aşikardır. Dolayısıyla, kasıtlı biçimde uydurulan bu efsanenin, açıkça, bir toplum -toplum parçalama- mühendisliği projesi olduğu ve hangi değirmene su taşıdığı bellidir.
Şimdi, kimileri canını dişine takmış, vatanı savunurken; kimilerinin mahkemesi hala sürerken; kimileri de ortaya çıkıp Müslimler-Gayrımüslimler, Türkler-GayrıTürkler diye Türk Milleti’ni bölmeye, kafasını karıştırmaya çalışıyor. Bu gelişmeler “kanıma dokunuyor” diyeceğim; malum zihniyet hemen “Bak! ‘Kan’ dedi; vahşet düşkünü faşist Türk” diyecek. Desinler efendim; bu ülkede çoğunluk hakları varsa, biz daha buradayız evelAllah. Milli his ve bilincimiz, Atatürk yolunda, yeni su verilmiş çelik kadar keskin ve sağlamdır. Hep söylediğim birşeyi tekrar edeyim. Cehennemler kudursun!
Yrd. Doç Dr. Mehmet Aziz Göksel
HEPAR İstanbul İl Bşk. Yrd. Ve 1. Bölge Koordinatörü